Blog

Göç psikolojisi: Aidiyet, yalnızlık ve “iki yer arasında” hissetmek

Göç, aidiyet ve yalnızlığın kişinin iç dünyasında nasıl yaşanabileceği üzerine.

Şehre bakan bir kadın; göç, aidiyet ve iki yer arasında hissetmek

Göç çoğu zaman dışarıdan bakıldığında oldukça somut değişikliklerle anlatılır: yeni bir ülke, yeni bir ev, yeni bir dil, yeni bir iş veya yeni bir sosyal çevre. Oysa kişinin iç dünyasında yaşanan değişim bundan çok daha karmaşık olabilir.

Bir ülkeye yerleşmek, yalnızca yeni bir hayata uyum sağlamayı değil; geride bırakılan hayatla ilişkinin yeniden kurulmasını da gerektirir. İnsan bir yandan yeni çevresine ait olmaya çalışırken diğer yandan eski ilişkilerini, alışkanlıklarını, kültürel kodlarını ve kendisini tanımlama biçimini korumaya çalışabilir.

Bu nedenle göçmenlik deneyiminde zaman zaman şu hislerin ortaya çıkması şaşırtıcı değildir:

Kalabalık içinde yalnızlık

Yalnızlık her zaman sosyal çevrenin az olması anlamına gelmez.

Bir insanın eşi, çocukları, arkadaşları ve çalışma arkadaşları olabilir; buna rağmen kendisini anlaşılmamış veya duygusal olarak yalnız hissedebilir.

Göç sonrasında bu durum daha belirgin hale gelebilir. Çünkü yakınlığın yalnızca konuşmakla değil, ortak bir geçmişi ve kültürel bağlamı paylaşmakla da ilişkisi vardır.

Bir esprinin neden komik olduğunu açıklamak zorunda kalmamak, aile ilişkilerindeki küçük nüansları karşı tarafın hemen anlaması, çocukluk deneyimlerine dair ortak referanslara sahip olmak… Bunların yokluğu bazen kişinin beklediğinden daha fazla yorucu olabilir.

Araştırmalar da sosyal bağlılık ve yalnızlığın göç sonrası psikolojik uyumla yakından ilişkili olduğunu; sosyal kaynakların, aidiyet hissinin ve yalnız hissetmemenin göçmenlerin psikolojik ve sosyokültürel uyumuyla bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Dil bilmek her zaman kendini anlatabilmek değildir

Yeni ülkenin dilini iyi konuşuyor olmak, kişinin duygularını aynı rahatlıkla ifade edebildiği anlamına gelmeyebilir.

Günlük işleri İsveççe veya İngilizce yürütmek kolaylaşmış olsa bile, bazı insanlar terapi sırasında en kişisel deneyimlerine geldiklerinde kendilerini anadillerinde çok daha doğal ifade ettiklerini fark ederler.

Çünkü duygular yalnızca kelimelerden oluşmaz. Çocukluk anıları, aile içindeki roller, utanç, suçluluk, öfke veya özlem gibi deneyimler çoğu zaman kişinin ilk öğrendiği dil ve kültürel bağlamla iç içedir.

Bu nedenle anadilde terapi bazı kişiler için yalnızca iletişim kolaylığı değil, kendini daha az filtreleyerek anlatabilme alanı yaratabilir.

Göç bazen eski meseleleri de görünür hale getirir

Göçün kendisi her zaman temel problem olmayabilir.

Ancak insanı daha önce kullandığı destek sistemlerinden uzaklaştırabilir. Aile, arkadaşlar, bilinen çevre ve alışılmış roller ortadan kalktığında kişinin geçmişten taşıdığı bazı deneyimler daha görünür hale gelebilir.

Örneğin:

Dolayısıyla terapide yalnızca “İsveç'e uyum sağlamak” değil, kişinin bütün yaşam öyküsü ele alınabilir.

Yeni bir yere ait olmak eskisini bırakmak anlamına gelmez

Bazen uyum sağlama süreci sanki iki seçenek varmış gibi yaşanabilir:

“Ya geldiğim kültürü koruyacağım ya da burada yaşayabilmek için değişeceğim.”

Oysa psikolojik uyum çoğu zaman bu ikisinden birini seçmekten çok, kişinin her iki dünyaya da kendisine uygun bir şekilde yer açmasıyla ilgilidir.

Amaç geçmişi silmek veya tamamen yeni bir kimlik oluşturmak değildir. Daha çok kişinin:

“Ben artık kimim, nerelere aitim ve hayatımın farklı parçalarını nasıl birlikte taşıyabilirim?”

sorularına kendi cevabını oluşturabilmesidir.

Bu süreç herkes için aynı şekilde ilerlemez. Ancak yalnızlığın, aidiyetsizliğin veya kültürler arasında sıkışmışlık hissinin yaşamı belirgin biçimde etkilemeye başlaması, bunları terapi içinde ele almak için yeterli bir neden olabilir.

Bilgilendirme notu: Bu yazı psikoeğitim amaçlıdır ve kişisel değerlendirme, tanı veya tıbbi tedavinin yerine geçmez.

← Bloga dön

↑